Bu makale, 23-24 Eylül 2017 tarihlerinde Ümraniye Belediyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve Burak Derneği iş birliğinde gerçekleştirilen “Uluslararası Kudüs Sempozyumu (Dünü, Bugünü, Yarını)” isimli akademik etkinlikte sunulan tebliğlerden oluşan Geçmişten Günümüze Kudüs kitabından alınmıştır.
Ahmet KAVAS1
GİRİŞ
Arapların son iki yüzyıldır “Filistin”, Yahudilerin ise “Eretz İsrael” diye isimlendirdikleri Doğu Akdeniz sahillerinde Suriye ile Arabistan arasında yer alan kadim coğrafya insanlık tarihinin en ciddi imtihanlarının verildiği bir bölgedir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti idaresinde bulunan bölgenin nüfusu 590.000 idi. Bu nüfusun 10/1’ini oluşturan Yahudilerin toplam sayısı kabaca 57.000 civarındaydı. Bu sahil şeridinin kaderi açısından 16 Mayıs 1916 günü Fransa-İngiltere arasında yapılan Sykes-Picot Anlaşması çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bölge sömürgeci güçler arasında taksim edilip çatışma ortamını daimî kılacak bir atmosfere sürüklenmiştir. Öncelikle iki sömürgeci gücün hakimiyet alanları bakımından bölge, ikiye ayrıldı. Bugünün Suriye ve Lübnan devletleri olarak bilinen mıntıka Fransa’ya; en geniş haliyle Filistin toprakları da İngiltere’ye bırakıldı. Devletleşmesine imkân tanınmayan Filistin bir yana, bu topraklarda Ürdün ve İsrail adında iki devlet kurduruldu. Söz konusu iki sömürgeci güç tarafından çizilen haritalara göre bu ülkeler şekillendirildi ve Filistin’in statüsü günümüze gelen şekliyle muallakta bırakıldı. 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması her ne kadar ölü doğmuş bir muahede olsa da bütün Arap topraklarının Osmanlı Devleti’nden koparılması için en temel bahane olarak kullanılmıştır. Sonuçta Britanya İmparatorluğu tarafından Filistin’de tesis edilen mandanın esasında bir tek amacı vardı: bölgede bir Yahudi devleti kurmak. Bu amaçla izlenen temel politika, dünyanın dört bir yanındaki Yahudileri Filistin’e göçe zorlamak ve bunun sonucunda gelen göçmenlere yer açmak için esas mülk sahipleri olan Araplardan türlü hilelerle topraklarının alınarak onlara devretmekti. Filistinli Müslüman Arap önderler bu uygulamaya her türlü tepkiyi gösterseler de tüm sömürgelerde vaki olduğu gibi onlara sadece ahval-i şahsiye gibi dinî konularda haklar vermekten öte geçmeyen bir politika izleyen İngiltere, bu suretle kendisine karşı yükselecek itirazları bu nevi oyalama taktikleriyle geçiştirmeye çalışmıştır.
Haskala hareketiyle Batı düşüncesinin yedeğine giren Siyonist Yahudiler, Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve idari anlamda çok zayıfladığı bir dönemde Filistin’e göz diktiler. Öncelikle güçlü finansal yapıları ile bölgeden toprak satın alarak hakimiyetlerinin temelini kurmak istediler. Her ne kadar Osmanlı Padişahları böyle bir duruma engel olmak için Filistin’i önce Sayda, daha sonra Suriye ve en nihayetinde Beyrut vilayetlerine bağlasalar da atanmak durumunda kalınan Arap idareciler ekonomik güç teklifleriyle boyun eğdiriliyorlardı ve böylece el altından toprak satışları gerçekleştiriliyordu. II. Abdülhamid’in bu tehlikeyi de önlemek için verdiği emirler gizlice ihlal ediliyordu. Her ne kadar yapılan gizli işlemlerin farkına birçok devlet memuru varıp İstanbul’a tedbir alınmasını bildirse de öncelikle devredilecek mülk Yahudilere kiralanmış gibi yapılıyor daha sonra da kiralamayı yapan ve göç ettirilen Yahudi’ye mülkiyetin geçirilmesi bir şekilde sağlanıyordu. Aslında Filistin’in demografik yapısının değiştirilmesine yönelik teşebbüsler çok yönlü ve ağır baskı kuran bir tarzdaydı. Nitekim Almanya, İngiltere ve Fransa’nın zengin kiliseleri buralarda harabe ve metruk binaları satın alıp tamir ediyorlar ve misyonerlik faaliyetleri için kıyasıya rekabet ediyorlardı. Bu mekanları masum amaçlardan ziyade kendi haksız politikalarına hizmet edecek birer eğitim merkezine çeviriyorlardı.
1. KISACA TARİHİ BİR BAKIŞ VE DİL TEMELİNDE FİLİSTİN’İ İSRAİLLEŞTİRME POLİTİKASI
Yahudiler takriben M.Ö. 1200’lerde Mısır’da gördükleri zulümden kurtulmak maksadıyla Hz. Musa önderliğinde o zamanki adıyla Kenan, bugünkü ismiyle Filistin topraklarına geldiler. İlk kralları Saul ile devletleşen Yahudiler, altın çağlarını Hz. Davud zamanında yaşadılar. İlk mabetlerini inşa eden Hz. Süleyman M.Ö. 922’de vefat edince devletleri kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda diye ikiye ayrıldı. İsrail Krallığı Asurlularca M.Ö. 721’de, Yahuda ise Babilliler tarafından M.Ö. VI. yüzyılda yıkıldı. Babil sürgünü ile ana dilleri İbranca’ya unutmaya başladılar ve zamanın lingua francası olan Aramca’yı konuşmaya başladılar. İlk Mesih olarak selamladıkları Pers İmparatoru Koreş M.Ö. 538’de Babil devletini yıkınca Yahudilerin bir kısmı Yahuda’ya döndü. Büyük İskender’in doğuyu işgali ile birlikte Yunan hakimiyetine girince sıkıntılı bir sürece girdiler. İskender’in ardılları Prolemilerden sonra diğer mirasçı Selevkosların idaresinde kalan Yahudiler, tarihin en büyük zulümlerini bu dönemde yaşadılar ve Antiochus Epiphanes’in emriyle dinlerini yaşamaları yasaklandı. Makabi isyanıyla birlikte görece bağımsız devletlerini yeniden kazansalar da M. Ö. 63’te Romalı general Pompey’in bölgeyi işgali ile hakimiyetlerini kaybettiler. Bu süreçte İbranca iyice unutulmaya yüz tutmuş ve Aramca’nın yanında Yunancayı da benimseyerek kutsal kitaplarını Septuagint de denilen haliyle Grekçeye tercüme etmişlerdir. Roma idaresi, Yahuda için en büyük felaket oldu. İmparator Vespasianus zamanında kendinden sonraki imparator ve oğlu Titus tarafından Kudüs M.S. 70’de ikinci yıkımını yaşadı. Roma İmparatoru Adrianus bölgeden Yahudileri sildi ve M.S. 135’de Kudüs onlara yasaklandı. Böylelikle İbranca da artık bir konuşma dili olmaktan çıkmıştı. Ancak Müslümanların gelişiyle birlikte Yahudiler adeta yok olmaktan kurtuldu.
Hz. Ömer Filistin’i fethiyle birlikte zimmi statüsünde insanca yaşama hakları elde ettiler. Bu dönemden sonra artık Arapçayı kullanmaya başladılar.
Müslüman Arapların bölgeyi yaklaşık 250 yıl idaresinin yanında Tolunoğulları, İhşitler, Büyük Selçuklular, Eyyûbiler, Harizmşahlar, Memlükler ve özellikle Osmanlılarla dört asır olmak üzere Müslüman Türklerin toplam 768 senelik hakimiyetleriyle birlikte 1000 yıldan fazla süre Yahudiler burada huzur içinde yaşadılar. Sadece Haçlıların burayı işgal ettikleri 1099-1244 yılları arasındaki dönemde aynı Asur, Babil ve Roma idarelerinde olduğu gibi son fertlerine kadar Müslümanlar ile beraber Filistin’de yok edildiler. Müslüman Türklerin Filistin’de, özelde de Kudüs’te kurdukları hakimiyetle birlikte tanınan haklardan hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar istifade ettiler.
Diğer taraftan Avrupa ülkelerinde yaşamak durumunda kalan Yahudiler, bulundukları ülkenin dili ile konuşuyorlardı. Aşkenaz denen Alman, Fransa, Polonya, Litvanya, Ukrayna ve bir kısım Hollanda ve İtalya Yahudileri ise Yiddiş dilini kullandılar. Bu dildeki kelimelerin %70’i Almanca, %15’i Slavca ve %5’i ise İbrancadır ve dünya Yahudilerinin %80’i Aşkenaz topluluklar oluşturmaktadır ki II. Dünya Savaşı esnasında sayılarının 11 milyon olduğu tahmin edilmekte ve bunların yarsının da Nazi Almanya’sı tarafından katledildiği iddia edilmektedir. Diğer taraftan Sefarad denilen İspanya, Portekiz ve 1492 yılında sürülmelerinden itibaren İngiltere ve Hollanda’daki bazı Yahudiler ile Kuzey Afrika ve Osmanlı’ya gelen Yahudiler Ladino dilini konuşurlar. İspanya 31 Mart 1492›de Endülüs›teki son Müslüman hanedanlığı Beni Ahmer devletini ortadan kaldırdıktan sonra Müslümanlarla birlikte beraber 200.000 Yahudi’yi de Katolik olmaya direndikleri için sürgün etti. Bugünkü toplam sayılarının 400.000 olduğu tahmin edilmekte ve bunların da 300.000 kadarı İsrail’de yaşamaktadır. Aşkenazlardan farklı oldukları yanları ise ibadet biçimlerindedir.
Yahudilerin 1700 yıl gibi çok uzun süre Filistin’den uzakta kalmaları nedeniyle bir daha o topraklara dönmelerinin bir hayal olduğu düşüncesi doğmuştu. Ancak Avrupa sömürgeciliği dünya tarihinde çok büyük kırılmaları beraberinde getirmiş ve bunun sonucunda Yahudileri de farklı bir noktaya getirmiştir. Yahudiler, özellikle Avrupa toplumlarında yaşadıkları kimlik bunalımının içinde çıkmaya çalışırken bir taraftan da bulundukları her yerde itilip kakılmaları zirveye ulaşıyordu. İşte böyle bir dönem olan 19. yüzyılda bilhassa Avrupa toplumlarında nefretin her türlüsüne maruz kalıyorlardı.
Dilleri de Yahudilerin akıbetini yaşamaktaydı. Artık İbranca konuşan bir topluluk kalmamış, Latince gibi benzer bir akıbete uğramış ve kutsal metinleri korunsa da konuşulamayan bir dile dönmüştü. Her şeye rağmen konuşmada kullanılmasa bile tamamen ölü bir dil de değildi. Hahamlar ve tüccarlar arasında yazılı bir dil olarak varlığını az da olsa sürdürüyor ve ayinlerde kutsal metinler bu dilde okunuyordu.
Litvanyalı ve asıl adı Perlman olan Eliezer Ben Yehuda isimli genç bir Yahudi (1858-1922) kendisini sadece yazıda kalmış bu dili konuşma diline de çevirerek canlandırmaya iyice azmetmişti. 1700’lü yıllarda dünyanın farklı yerlerinde asırlardır unutulmuş diller çözülüp yazıya geçirilirken, Eliezer ise İbrancayı Yahudilerin konuşma dili haline getirmeye azmetti ve 64 yıllık ömrünün 40 yıldan fazla kısmını bu işe adadı. Bunun için de çizdiği hedef bu dil, ancak Yahudilerin atalarının yaşadığı topraklarda canlanabilirdi. 1881’de projesini gerçekleştirmek için Filistin’e geldi. İlk önce kendi ev halkının konuşma dili olarak İbrancayı kullanmaya ve bu amaçla eğitimini vermeye ve bunu genişletmeye başladı. İlk on yılda bu dili gündelik hayatta ancak dört ailenin konuşabilmesini sağlayabilmişti. Zira müzelik olmuş bir dili canlandırmak gerçekten meşakkatli bir şeydi. Yazılı haliyle bile İbranca aradan geçen 2000 yılda 8.000 kelime seviyesine kadar inerek iyice fakirleşmişti. Eğer bu dil tekrar yaşatılacaksa bu dile çok sayıda yeni kelime uydurularak katılması gerekecekti. Eliezer Klasik ve Modern İbrancanın Büyük Sözlüğü adıyla bir sözlük hazırlamaya girişti, 40 bin kitabın taranmasıyla hazırlanan bu çalışma sırasında öldüğü için ömrü ilk beş cildini tamamlamaya yetti. Fakat onunla birlikte bu çalışmaya iştirak edenler 16 cilt halinde kitabı tamamlamayı başardılar. Elizer gayretlerinin sonuçlarını tam olarak göremese de ölümünden önce Filistin’in Osmanlı Devleti’nden koparılışına ve akabinde İngiliz mandasının ülkeye hâkim olduğuna tanıklık etti. Bu topraklarda ilk defa İngilizce Arapçanın yanında resmi dil olurken bununla birlikte İbranca’ya resmi bir kimlik tanındı. Böylece bu dil binlerce yıl sonra bir bölgede idari, siyasi ve özellikle resmi olarak eğitim için de kullanılır hale getirildi.
Diğer taraftan Eliezer’in çalışmalarına rağmen Almanca etkisinde varlık kazanan Yiddiş dili direnç gösterdi ve rekabet 1939 yılına kadar sürdü. Yiddişçe eğitim veren okullar, gazeteler ve edebiyat olmasına rağmen gerçek siyaseten desteklenen İbranca karşısında fazla dayanamadı. Irkçı duyguları güçlü olan bazı Yahudiler bu yeni dile karşı çıkarken bazı Yahudi toplumlar ise Yiddişçe veya İbranca ile dünyadan izole olacaklarını, dolayısıyla çözümün İngilizcenin benimsenmesi ile olabileceğini savunuyorlardı. Kaldı ki Avrupa, Kuzey Afrika, Rusya ve daha farklı birçok coğrafyadan Filistin’e gelen her Yahudi toplumu yaşadığı ülkenin diliyle, ki bütün Yahudiler yaklaşık 100 civarında dil konuşuyorlardı, bunları bir dille eritmeleri gerekti. Sonuç itibariyle bütün dirençlere rağmen onları birleştiren ortak dil İbranca oldu.
Esasında Filistin topraklarında İsrail isimli bir Yahudi devleti kurma fikri 19. yüzyıla ait bir gelişmedir. Genelde 29 Ağustos 1897 yılında Theodore Herzl tarafından İsviçre›nin Basel şehrinde toplanan ilk Yahudi Kongresi’nin bunun ilk adımı olduğu belirtilir. Herzl’i bu fikre iten temel neden Albay Dreyfus olayıyla artık, Yahudilerin Avrupa ve diğer ülkelerde azınlık olarak yaşayamayacakları fikrine dayanır. Bu nedenle Yahudilerin hâkim olduğu bir ülke kurmak gerekmektedir. Bu bağlamda her türlü enstrüman kullanılmıştır. Kendilerine yaşam alanı bırakmayan sömürgeci ülkelerin de desteğini almaktan çekinilmemiştir. İlginç bir ironidir ki bu fikir sömürgeci devletlerin de kendileri için sorun olarak gördükleri bir toplumdan kurtulma fırsatı
olarak değerlendirilmiştir. Gerek Siyonist finans çevrelerinin ve gerekse de başta İngiltere olmak üzere sömürgeci güçlerin marifetiyle nihai olarak Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması için bütün imkanlar değerlendirilmiştir.
I. Dünya Savaşı yıllarına gelindiğinde İsrail Devleti’nin temel silahlı gücünün oluşturulması için birtakım gayretler ortaya konmuştur. Bu bağlamda İngiliz ordusu seçildi ancak buradaki örgütlenmeleri kolay olmadı, daha doğrusu ilk başta kendi istedikleri doğrultuda gerçekleşmedi. Esasında İngiliz sömürge birliklerinin, Haçlıların intikamını almanın dışında bir hedefleri yoktu. Bununla birlikte İngilizler için savaşan Yahudiler, daha sonrası için gidişatı arzu ettikleri bir noktaya getirdiler. İlk önce Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor isimli iki Rus Yahudi’si ile bir İngiliz olan Henry Patterson, Siyon Katırcılar Birliği’ni kurdular. Bu birlik ileride kurulacak Yahudi devleti ordusunun ilk çekirdeğini oluşturdu. Adı geçen iki Rus Yahudi’si Osmanlı Devleti tarafından sınır dışı edildikten sonra Mısır’a geçerek İskenderiye şehrindeki bir mülteci kampında bu fikri uygulamaya giriştiler. Amaçları I. Dünya Savaşı’nda yer alacak bir Yahudi Lejyoner birliği kurmaktı. Mısır’daki İngiliz sömürge komutanı Maxwell, Filistin’de bir Yahudi gücü kurmanın tehlikeli olabileceği endişesiyle onları fazla ciddiye almadı. Onlara Çanakkale’de kendi saflarında çarpışacak bu katırcılar birliğini teşkil etmelerini önerdi. Bu teklif, onlar için bir utanç vesilesi olsa da ilk defa bir askeri güce kavuşmuş olacaklardı. Böylece 1915 yılı Nisan ayında ilk defa Osmanlılara karşı da savaşmış oldular. Ardından 1916’da bu birlik dağıtılsa da Jabotinsky İngilizleri ikinci bir tabur kurmaya ikna etti. İki yıl gibi bir sürede Rus Yahudi gençlerinden 38. Tabur adıyla yeni bir birlik kurulmasını sağladı. İngiliz Kraliyet Nişancıları arasında bunlar Filistin’deki cephelerde İngilizlerin yanında cephelerde savaştılar. Yahudi Lejyonu da denilen bu birlik İsrail Devleti’nin kurulması yolunda elde ettikleri en önemli kazanımdı. Böyle bir gücün teşkili Yahudilere duyulan bir yakınlıktan öte Fransızların Süveyş Kanalı ve çevresinde etkin olmasını istemeyen, onlar üzerinden bu etkiyi kırma arzusunda olan ve bu politikaları yöneten dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour tarafından da destekleniyordu. Diğer taraftan bu durum, Yahudi Milli Ocağı’nı kurmak isteyen ve o dönemde İngiltere ve İrlanda’da yaşayan Yahudilerin temsilcisi de olan Lord Edmond James de Rothschild’in de arzusuydu. Sonuç itibariyle bu güç gelecekte kurulacak İsrail Devleti’nin temeli olmuştur.
2. BİR DEVLETİN İNSAN KAYNAĞINI OLUŞTURMA ŞEKLİ OLARAK GÖÇ POLİTİKASI: İSRAİL ÖRNEĞİNDE BİR DEĞERLENDİRME
M.S. 135 yılında Roma İmparatorluğu Yahudilere Kudüs’ü yasakladıklarında bu elim günü unutmamak anısına “gelecek yıl Kudüs’te” diye dua ettikleri bilinen bir durumdur. Filistin’e Yahudi göçünün temelinde bu bilincin yattığını söyleyenler vardır. Diğer taraftan bu göçün temel etmenini, eskatolojik eğilimleri baskın olan ve 17. yüzyılda ortaya çıkan İngiliz Püriten Hıristiyanlarına kadar götürenler de bulunmaktadır. Ancak bunların etkilerinin 19. yüzyılda güç kazanan ve Tanrı’nın tekrar dönüşünü bütün Yahudilerin Filistin’de toplanmalarından geçtiğini düşünen Evanjeliklerle birlikte ortaya çıktığı yaygın bir kanaat olarak ifade edilmektedir. Siyonist Hristiyanlar olarak da bilinen bu grubun, toplam sayısının 1950’lerde sadece dört milyon civarında olduğu, 2000’li yıllarda ise sayılarının 500 milyona ulaştığı şeklinde haberlere de rastlanılmaktadır. Bu grubun temel amacı şudur: dünyadaki tüm Yahudilerin mümkün olan en kısa sürede tarihî Filistin topraklarına toplanmaları ve burada Büyük İsrail adını verecekleri devletini kurmalarıdır.
Son beş asra bakıldığında Osmanlı Devleti’nin Filistin’de idaresini tesis ettiği 16. yüzyılın başlarında bu coğrafyada en fazla 10 bin civarında Yahudi yaşamaktaydı. 18. yüzyılın başında Kudüs’teki Yahudi sayısı en fazla 1.000 kadardı. 1760›a gelindiğinde ise şehrin 25 bin civarındaki nüfusunun en fazla 2.000 ila 3.000 kadarı Yahudi idi. Filistin topraklarına yönelimin 19. yüzyılın başından itibaren adım adım gerçekleştiğini görüyoruz. 1835’te Filistin’in tamamında sayıları 10.000 civarındadır. 1856’ya gelindiğinde ise 18 bin nüfusluk Kudüs’te Yahudilerin sayısının 5137’ye ulaştığını görüyoruz. 1864’te Fransa’da kurulan İsrail İttifakı/Alliance Israilienne adlı yapı, Yahudileri Osmanlı topraklarına göçe teşvik ediyordu. 1880’lerde 500 bin nüfuslu Kudüs’te 25 bin kadar Yahudi olduğu ve sayılarının gün geçtikçe artmakta olduğu fark edilince toprak satın almaları kesin olarak yasaklandı. Ne var ki artık etkin bazı kişilerin tüm imkânlarını bu alana tahsis ettikleri görülmektedir. Örneğin Sion Aşıkları isimli bir kitabın yazarı Rus Yahudisi Leon Pinsker, İbranca’yı Yahudiler arasında yaygın bir konuşma diline dönüştürmek için durmaksızın çalışan Ukrayna asıllı Elizer Ben Yahuda, Viyanalı bir Alman Yahudisi ve hayatın ilk dönemlerinde Alman milliyetçisi olan Theodore Herzl, İngiliz Yahudisi Edmond James de Rothschild, Polonyalı David Ben Gurion gibi pek çok isim İsrail’in temellerini atanlar olarak bilinmektedirler. Theodore Herzl’in 1896’da Yahudi Devleti adlı kitabı bir tür geleceğe ait projenin ifadesidir.
Yine Yahudiler arasında siyasi ve kültürel bağları kurma amacıyla tesis edilen Yahudi Cemiyeti (Société des Juifs), göç edenlere arazi satın alıp veren Yahudi Şirketi (Compagnie des Juifs), 1899’dan itibaren dünyanın farklı bölgelerinde 1000 civarında Siyonist Ofis açılması hep büyük oyunun birer parçasıdır. Filistin’e Yahudi göçü bugün iddia edildiği gibi dinî bir zorunluluk olsaydı 2000 yıl beklemezler, mutlaka tüm Yahudiler Müslümanların onlara gösterdiği müsamahayı sonuna kadar kullanırlar, hatta ne yapar eder bu bölgeye daha ilk zamanlardan itibaren göç ederlerdi. Dolayısıyla bu durum, dini bir gereklilikten öte gizli gündemle yürüyen ve başka acıları doğuran birçok güç odağının iştirak ettiği siyasi bir projedir. Esasında bundan Filistinliler kadar birçok Yahudi de muzdariptir. Nitekim Siyonizm’in temel amaçlarına hizmet eden antisemitizm ve Yahudi aleyhtarlığı korkusuyla dünyanın birçok yerindeki Yahudi, uzun yıllar vatan edindikleri yerlerden koparılmakta ve Filistin’e taşınmaktadır. Bunun bir oyun olduğunun farkına geç de olsa varan %30 civarında Yahudi geldikleri ülkelere geri dönmek için ilk fırsatı bekleyip kaçıyorlar. 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ortalarına kadar göç edenler tamamen katliamdan, kamplardan, dışlanmaktan ve her türlü baskıdan kurtulmak için gelmişlerdi. Şimdikiler ise daha çok Yahudi devleti İsrail vatandaşı olmak, belki daha iyi bir ekonomik hayat kurmak, gelecek kuşaklarını Yahudi adetleri içinde yetiştirmek hayali ile hareket ediyorlar. Ama bu hayalleri de İsrail’e gelince büyük oranda yıkılmaktadır. Bu hayal kırıklığındaki temel etkenler ise İsrail›in seküler yapısı ve bilhassa çoğu Rus Yahudi’sinin teizme ve Yahudi dinine uzak duruşlarıdır.
1881-1903 yılları arasında, yani göç dalgasına ivme kazandırıldığı ilk 22 yılda, Filistin’e 30 bin Yahudi’nin yerleşmesi sağlandı. Bunda da Eliezer ben Yehuda’nın aşırı istekli ve ikna kabiliyetinin yüksek oluşunun etkinliği bilinmektedir. 1898 yılında başladığı eğitim faaliyetlerinin meyvelerini verdiği birçok Yahudi çocuğunun ana dili olarak İbrancayı öğrendikleri görülmektedir. Ortodoks Yahudiler ise bu gelişmeden çok rahatsız oldular ve onlar Siyonizm düşüncesinin bir aracı olarak İbrancanın yeniden konuşma dili olarak doğmasına karşıydılar. Hatta bu işe girişenleri aforoz edecek kadar, dahası bölgedeki Osmanlı valisine bunları devrimcilikle suçlamaktan geri durmadılar ve başlarındaki Elizer ben Yehuda’nın tutuklanmasını sağladılar. Fakat Edmond James de Rothschild (1845-1934) beklemedikleri bu durum karşısında devreye girerek onu hapisten kurtardı. Bununla da yetinmeyerek Keren Kayemet Israel adıyla bir Yahudi Milli Fonu kurdu ve bölgeye getirilen Yahudiler için arazi satın alıp onların yerleşmelerine yardımcı oluyordu. Aynı şekilde Yafa ve Hayfa’ya yerleşmiş iki Rus Yahudisi de bölgedeki kaymakamlar ve diğer bazı idarecilerle yakın temas kurarak Filistin’de arazi satışı işiyle meşgul oluyorlardı.
Bu çabalar sonucunda 1917-1947 yılları arasında Filistin topraklarındaki Yahudi nüfusu üç kat artarak yaklaşık iki milyona ulaştı. İngiltere İsrail Devleti’nin kuruluşu için ortamı hazırlayarak bölgedeki misyonunu tamamladığı düşüncesiyle 1947 yılında manda yönetimini kaldırmış ve bölgenin akıbetini Milletler Cemiyeti’ne bırakmıştır. Tabir yerindeyse İngiltere, bir taşla iki kuş vurmuştu. Avrupa toplumları için temel bir sıkıntı olduğu düşünülen Yahudilerden kurtulmuşlardı. Diğer taraftan birbirime düşman kılınmış iki toplum baş başa bırakılıyor ve rakip görülen bir medeniyetin toprakları fitne kazanına çevriliyordu. Milletler Cemiyeti 1947 yılında önce Arap ve Yahudi devleti adıyla iki ülke kurulmasını önerdiğinde İsrail tarafında 558.000 Yahudi ile 405.000 Arap; Müslüman Arap tarafında ise 804 bin Arap ile 10 bin Yahudi vardı. Yani Filistin’in tamamında 1947 yılında bile her üç kişiden en az ikisi Filistinli Arap idi. Araplar bu paylaşımın çok adaletsiz bir karar olduğunu söyleyerek reddettiler. Yahudiler ise sevinçle karşıladılar.
1948 adeta bölgedeki Yahudi nüfusun patlamasına sebep oldu ve giderek artmaya başladı. Zaten aradan geçen 38 yılda 1,6 milyon Yahudi bölgeye yerleştirilmişti. 1946 yılında ABD’de başkanlık seçimi öncesi adaylardan Truman 100 bin İngiliz Yahudisinin Filistin’e göçü için vaatlerde bulunduysa da İngiltere bunu kabul etmedi. Yahudilerin en yoğun olduğu Almanya’da ise kendilerine karşı yapılan düşmanlık bunların Filistin’e göçünü hızlandırdı. Rusya, Romanya, Almanya ile Fransa ve İtalya işgalindeki Kuzey Afrika ve İspanya’daki birçok Yahudi Filistin’e geliyordu. Genelde bu bir tür zorunlu bir göç gibi söylense de kimse ülkesinde Yahudi istemiyordu. İngiltere bu göçün mimarı olarak bilinse de arkasında Yahudi düşmanı her ülke vardı.
Başta Avrupa olmak üzere Asya, Afrika, Amerika ve dahi Avustralya ile Yeni Zelanda dahil dünyanın farklı bölgelerinden yaklaşık 100 civarında ülkeden Filistin topraklarına Yahudi göçü son iki asırdır özellikle de Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte daha yoğun bir şekilde sürdürülmeye devam etmektedir. Ne var ki 20. yüzyılın başına kadar gelenlerin sayısı binlerle ifade edilmektedir. 1881 yılında Rusya’da keskinleşen ve büyük katliamları beraberinde getiren Yahudi düşmanlığı ile birlikte yeni bir yurt arayışı ciddi anlamda kendisini göstermiştir. Tercih için önerilen topraklar Afrika’da Uganda, Latin Amerika’da Arjantin ile Ortadoğu’da Filistin olmuştur. Sömürgeci güçlerin marifetiyle en zor seçenek tercih edilmiş ve coğrafyanın demografik yapısı dikkate alınmaksızın paramparça edilerek uygun bir ortam hazırlanmıştır. Böylece İngiliz işgali bu süreci birden hızlandırmış ve Uganda ile Arjantin teklifleri bir kenara atılmıştır.
Sonuç itibariyle 1917 Balfour Deklarasyonu bir nevi pro-siyonist proje olarak İsrail Devleti’nin kuruluşunun önünü açmıştır. Bundan sonra da Avrupa Yahudilere ya zindan ya mezar edilmiş tek kurtuluş olarak Filistin’e göç etmeleri sunulmuştur. 1933 yılında Polonya’da üç milyon, Sovyetler Birliğinde 2.525.000, Romanya’da 850.000, Almanya’da 565.000, Macaristan’da 450.000, İngiltere’de 350.000, Avusturya’da 250.000, Fransa’da 225.000, Hollanda’da 160.000, Litvanya’da 155.000 ve Yunanistan’da 100.000 gibi çok yüksek rakamlarda Yahudi yaşamaktaydı. Diğer Avrupa ülkelerinde de birkaç binden başlayıp 100.000’e varan sayılarda Yahudi vardı. II. Dünya Savaşı bittiğinde toplam nüfuslarının yarıdan fazlası yok oldu. Hayatta kalabilenlerin ciddi bir kısmı Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Arjantin, Kanada gibi ülkelere göç ettiler veya ettirildiler. Ama asıl göç istikameti olarak Filistin seçildi. Hususen işgalci ve sömürgeci bir mantıkla kurulan İsrail halen bu göçü teşvik etmektedir. Öyle ki Etiyopya›dan bile herhangi bir kıyıma uğramamış 50.000 civarındaki siyahi Yahudi denilen Falaşa da işgal edilen Filistin topraklarına yerleştirildi. İsrail kurulana kadar tüm Kuzey Afrika’da, Irak’ta, Yemen’de velhasıl tüm Müslüman ülkelerde huzur içinde yaşayan Yahudiler de asırlardır birlikte yaşadıkları ortamlarını kaybetmek zorunda kaldılar. Çünkü Filistin’de yaşayan milyonlarca Müslüman 1917 ve sonrasında tam yüzyıldır her türlü katliama ve acıya maruz kaldıkça, 14 asırdır yaşadıkları bölgeden kovuldukça diğer İslam ülkeleri de bundan aşırı derecede etkilenmekte ve kendi Yahudileri ile aralarına mesafe koymaktaydılar. İsrail de bunu fırsata çevirip kendini Yahudi hisseden herkesi her gün bir adım dahi olsa işgal ettiği Filistin’deki arazilere yerleşmeye davet etmektedir. Sadece 2017 yılında Rusya ile Fransa’nın her birinden yedi binin üzerinde vatandaşının İsrail’e göçüne müsaade edilirken diğer ülkelerden gelenlerle bu sayı yıllık 50 binin altına düşmemektedir. Bir zamanlar dünya Yahudi nüfusunun %80’den fazlasının yaşadığı Batı-Orta ve Doğu Avrupa’da toplam bir milyon 100 bin Yahudi yaşamaktaydı. Yani son 90 yılda Avrupa Yahudiliği %90’dan fazlasını kaybetti.
Filistin’e Yahudi göçünün üst düzeyde sağlanması için kullanılan jargon, söz konusu ülkelerdeki Yahudi kitlelere İsrail sevgisini aşılamaktır ve bu en temel etkendir. İşgalci İsrail’e göç edecek herkese ekonomik anlamda çok fazla imkânlar sunulacağına söz konusu kitleler ikna edilmektedirler. Bu ameliyeyle birlikte bu ülkelerde “antisemitizm” algısının oluştuğu propagandası yapılmaktadır. Esasında bunun gerçekle bir alakası bulunmamaktadır. Zira bu ülkelerdeki tepki, Yahudilerden ziyade Siyonizm ile Filistinlilere karşı zulüm politikası güden İsrail’e karşıdır. Hatta bu konuda bazı geleneksel değerlerine bağlı Yahudiler de her iki konuda Siyonist İsrail’in varlığını benimsememektedirler.
Bugün İsrail tüm teşviklerine rağmen, gelen yeni yerleşimcilere onların eski vatanlarındaki imkanları sağlayamamakta daha da ötesi birçok sorunla yüzleşecekleri büyük şehirlerin dışındaki problemli yerleşkelere onları yönlendirmektedir. Başka bir ifadeyle tüm bunların bir vaat olduğu, oraya göçünce her yeni gelene arzusu doğrultusunda iş, ikametgâh ve sosyal bir ortam sunulmadığını görmektedirler. Son yıllarda yapılan göçlerin %25 ile %35 arası hayal kırıklığı ile sonuçlanmakta ve çoğu geldikleri ülkelere geri dönmektedirler. İsrail’deki Yahudi toplumunun önemli bir kısmını oluşturan Ruslar özelinde ise bunların başta Yahudilik inancını günlük hayatlarının bir parçası yapmamaları, ateist ve seküler düşüncelerinden taviz vermemeleri, Rusçayı kendi aralarında ve çocuklarının eğitiminde temel dil olarak öğretmeleri, sanat, kültür, her türlü yazılı, görsel medyada kendi dillerini kullanmaları, hatta mafyavari işlere girişmeleri, uyuşturucu dahil iç güvenliği tehdit eden olaylardaki oranlarının yüksek bulunması onları hedef haline getirmektedir. Fakat asıl mesele her şeyden önce gerek Rusya›dan, gerek Fransa ve diğer ülkelerden gelenlerin hayatlarına artı değer katmanın çok ötesinde gelmeden önceki mesleklerini dahi icra edememeleri ciddi bunalımlara zemin hazırlamaktadır. Örneğin Rusya’dan gelen 40 bin öğretmenden sadece dört bini mesleğini icra edebiliyor. Akademisyenler, doktorlar ve sağlık alanında yetişmiş diğer görevliler, mühendisler genelde hiç düşünmedikleri alanlarda iş bulabilmekteler. Bu nedenlerle Rus Yahudilerinin gelişlerine zaman zaman sıcak bakılmadığı iddiaları dile getirilmektedir.
Bu bilgiler göz önünde bulundurulduğunda son zamanlarda Rusya’dan en büyük Yahudi göçünün İsrail’in yanında Amerika Birleşik Devletleri’ne de yapıldığı görülmektedir. Bugün dünyada yaşayan Yahudilerin en yoğun olduğu ülke 5 milyon 400 bin ile İsrail ve ikinci sırada 5 milyon 300 bin ile ABD gelmektedir. İsrail’in tüm teşviklerine rağmen Yahudilerin en az davete icabet ettikleri ülke ABD’dir. ABD’ de Yahudi nüfusunun azalması bir yana özellikle son yüzyılda Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen göçlerle birlikte bir artış göze çarpmaktadır.
SONUÇ
Yahudileri Filistin’e göç etmeye iten sebeplerin başında daima dinî konular öne sürüldü. Aslında yaşadıkları özellikle batılı ülkelerde kendilerine karşı beslenen düşmanlığa tahammül edemez hale gelmeleri, onları devamlı yeni bir yurt aramaya sevk ediyordu. Geçmişlerinden de bildikleri üzere onlara insanca muamelenin yapılacağı yegâne coğrafya Müslümanların yönettiği ülkelerdi. 20. yüzyılın başlarına kadar bu ülke Osmanlı Devleti idi ve ancak son yüzyılında Filistin’i artık eskisi kadar koruyacak imkânları yoktu. Yahudilerin buraya gelip yerleşmeleri gelecekleri açısından büyük bir çözüm olurdu. Ne var ki onları buraya sevk edenler, onları kendi politik amaçları için kullandılar. Belki devlet olmalarının önünü açtılar, ama Araplarla aralarına büyük bir fitne sokmayı, yani onları müstakil bir devlet sahibi yapmak suretiyle tüm coğrafyayı tahrik ettiler. Onlara sadece para için toprak satılmasına aracı olanlar bile bunun bedelini kuvvetle muhtemel çok ağır ödediler. Zira İsrail’i yöneten Yahudiler, kendilerine her türlü baskıyı uygulayan Alman, Rus, Fransız ve İngiliz gibi daha nice Batılı toplumun antisemitik politikalarının bir benzerini, belki daha da ağırını onlara yurtlarını açan Araplara son 70 yıldır uygulamaktadırlar. Oysaki Araplar, böyle davranacaklarını bilselerdi, etten duvar örer oraya bir Yahudi sokmaz, hatta olanları da Cezayir›de, Libya›da olduğu gibi sınır dışı ederlerdi.
Sonuç itibariyle İnsanlık tarihinin en karanlık sayfaları arasında yerini alan sömürgecilik uygulamaları ile baskı altında tutulan tüm milletlerin kaderiyle oynanırken bundan en kârlı çıktığını düşünen devlet hiç şüphesiz İsrail oldu. O sömürerek değil, özellikle sömürgeci İngilizlerin koltuk değneği olarak Filistin’e çöreklendiler. Fakat görüldüğü kadarıyla bir sıkıntıdan daha farklı bir sıkıntının çemberine düştüklerinin farkında değiller. Geçmişte bilgi, birikim ve ekonomik güçleriyle terakkilerine katkı sağladıkları sömürgeci devletler, hor gördükleri ve katlettikleri Yahudileri, rakipleri olarak gördükleri bir medeniyetin bağrına kendi çıkarlarını gözeten bir karakol devlet olarak eklemlediler. Onlardaki geçmişin acısı, maalesef bir başka acıyı doğurmak üzere Batı Avrupa’da ne kadar Yahudi kalmışsa son bir asırdır ki buna 2017 yılı da dahil olmak üzere türlü bahanelerle İsrail’e göç ettirilmektedirler.
Dipnotlar:
- Prof. Dr., İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ahmet.kavas@medeniyet.edu.
tr. ↩︎
