Dr. Ferhat Ercümen
*Makale, İstanbul Üniversitesinde 20 Kasım 2024 tarihinde düzenlenen Uluslararası Hukukta Filistin Konferansı ve Öğrenci Forumu 1’de sunulmuştur.
İsrail’in Gazze’ye uyguladığı deniz ablukasının ne gibi bir ehemmiyeti var? Günümüzde aktif olarak bir soykırım gerçekleşmekteyken ne anlamı var ki deniz ablukasından bahsetmenin gibi bir soru sorulacak olursa buna iki şekilde cevap verilebilir. Öncelikle Gazze ablukası geçmişte yaşanmış bitmiş bir olay değil, halihazırda etkin şekilde uygulanmaya devam etmekte. Daha da önemlisi yirmi yılan yakındır uygulanmakta olan hukuksuz ablukaya karşı gerekli ve etkili bir uluslararası tepkinin oluşmaması son bir yılda ayyuka çıkan uluslararası hukuk ihlallerinde İsrail’i cesaretlendirmiştir. Son olarak da bu ablukanın daha genel çerçevede Filistin meselesinden soyutlanmış olarak, sadece denizde silahlı çatışmalar hukukunun teknik kurallarına göre ele alınması gereken bir konu olmadığı, bütüncül bir yaklaşımla İsrail’in Filistin’i yok sayarak ve adım adım bezdirme, işgal ve ilhak gibi hukuksuzluğu her adımda artan bir stratejinin parçası olduğu kanaatindeyiz. Konuşmamızın gayesini gerekçelendiren bu kısa girizgahın ardından öncelikle olgulara ve teknik konulara değineceğiz. Ardından da bir değerlendirmede bulunacağız.
Tarihi olgulardan yola çıkacak olursak Gazze’den düzenlenen füze saldırılarının devam etmesini gerekçe gösteren İsrail, Gazze Şeridi’ne silah ve mühimmat girişini durdurmak bahanesiyle 3 Ocak 2009 itibarıyla deniz ablukası ilan etmiştir. Fakat fiili olarak 2007’de Hamas’ın Gazze’de iktidarı ele geçirmesinden beri ilan edilmemiş bir abluka söz konusuydu.1967’den 2005’te İsrail’in askerlerini Gazze’den çekmesine kadar zaten Gazze ve deniz alanları fiilen İsrail işgal altındaydı. Mavi Marmara Saldırısı sonrası İsraillin hazırlamış olduğu Turkel Raporunda Gazze deniz ablukasının ilanından önce dahi, özellikle 2001 yılından itibaren, üçüncü ülke gemileri denetime tabi tutulmuştur. Oslo Antlaşması’na taraf olmayan ülkelerin Gazze Şeridi’ne deniz yoluyla erişimlerinin engellenmiştir. Uluslararası deniz hukukunun temel prensiplerinden olan seyrüsefer serbestisi keyfi şekilde ihlal edilmiştir.
Bu fiili abluka Özgür Gazze Hareketi aktivistleri tarafından 2007 ve 2008 yılları arasında pek çok defa delinmeye çalışılmış ve birkaç defa da küçük gemiler vasıtasıyla delinerek Gazze’ye denizden ulaşılmıştır. Dökme kurşun operasyonunu bahane eden İsrail 2008 sonu 2009 başında fiilen uygulamakta olduğu hukuksuz deniz ablukasını resmen ilan etmiştir. Bütün bu olgusal geri plana dayanarak şimdi biraz da uluslararası deniz savaş hukukunda devletlere tanının bir savaş yöntemi olan deniz ablukasının hukuki kaynaklarından ve uygulanış şekillerinden bahsetmek gerekir. Ablukanın hukuki kaynaklarından başlıcaları şunlardır:
- 1856 tarihli Paris Deniz Hukukuna Uyma Deklarasyonu
- 1907 tarihli Lahey Sözleşmesi
- 1909 tarihli Deniz Savaşı Kanunlarına İlişkin Londra Deklarasyonu
- 1949 Cenevre Konvansiyonu II
- 1977 Ek Protokolleri
- 1994 San Remo El Kitabı
- Ve insancıl hukukun başlıca ilkeleri. Bu ilkeler de söyle özetlenebilir:
- Ayrım Gözetme İlkesi: Abluka, askeri hedeflerle sivil nüfus arasında ayrım yapmalıdır. Sivil halkın hayatta kalması için gerekli olan malzemelerin girişine izin verilmelidir.
- Orantılılık İlkesi: Ablukanın etkileri orantılı olmalıdır. Yani, ablukadan kaynaklanan zararlar, elde edilmek istenen askeri avantajlarla orantılı olmalıdır. Orantılılık ilkesi, beklenen askeri avantaj ile siviller üzerindeki olumsuz etkiler arasında makul bir denge kurmasını gerektirir.
- Sivil Zayiatı Azaltacak Tedbirler: Ek Protokol 1 madde 57
- İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Hukukunun uygulanması: Abluka, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukukuna saygı göstermelidir. Sivil halkın temel ihtiyaçlarına erişimi sağlanmalı ve ablukadan kaynaklanan insani krizler önlenmelidir.
- Bu farklı hukuk alanlarında sivillere yönelik korumaların uygulanmasında “Complementarity approach” (Tamamlayıcılık yaklaşımı) önemli. Yani lex specialis lex generali ayrımı yerine birinin eksik kaldığı noktada daha kapsamlı hukuki güvence sağlayan hukuk normunun tamamlayıcı olarak birlikte uygulanması daha doğru bir yaklaşım.
İsrail ilan etmiş olduğu deniz ablukasının hukuki olarak San Remo El kitabına dayandırdığı için esasen bağlayıcı bir metin olmasa da pek çok teamüli deniz savaş hukuku kuralını bünyesinde barındıran bu el kitabının deniz ablukasını düzenlediği hükümlerinden bahsetmek faydalı olacaktır. San Remo el kitabının 93 ile 104 paragrafları arasında deniz ablukasının nasıl uygulanacağı düzenlenmiştir:
Abluka
93. Bir abluka ilan edilmeli ve tüm savaşan taraflara ve tarafsız devletlere bildirilmelidir.
94. İlanda, ablukaya başlama zamanı, süresi, yeri ve kapsamı ile tarafsız devletlerin gemilerinin ablukaya alınmış kıyıdan ayrılabilecekleri süre belirtilmelidir.
95. Bir abluka etkin olmalıdır. Ablukanın etkin olup olmadığı bir olgu sorunudur.
96. Ablukayı sürdüren güç, askeri gereklilikler tarafından belirlenen bir mesafede konuşlanabilir.
97. Bir abluka, bu belgede belirtilen kurallarla çelişmeyen bir dizi meşru savaş yöntemi ve aracı ile uygulanabilir ve sürdürülebilir.
98. Ablukayı ihlal ettiği yönünde makul gerekçelerle şüphelenilen ticaret gemileri alıkonulabilir. Daha önce uyarıldığı halde açıkça alıkonulmaya direnen ticaret gemileri saldırıya uğrayabilir.
99. Bir abluka, tarafsız devletlerin limanlarına ve kıyılarına erişimi engellememelidir.
100. Bir abluka, tüm devletlerin gemilerine eşit şekilde uygulanmalıdır.
101. Ablukanın sona erdirilmesi, geçici olarak kaldırılması, yeniden başlatılması, genişletilmesi veya başka bir şekilde değiştirilmesi, 93. ve 94. paragraflarda belirtildiği gibi ilan edilmeli ve bildirilmelidir.
102. Abluka ilan edilmesi veya kurulması yasaktır eğer:
(a) Tek amacı sivil nüfusu açlığa mahkum etmek ya da hayatta kalmaları için gerekli diğer nesneleri onlardan mahrum bırakmaksa; veya
(b) Sivil nüfusa verilen zarar, ablukadan beklenen somut ve doğrudan askeri avantajla karşılaştırıldığında aşırı ya da beklenenden fazla ise.
103. Eğer ablukaya alınmış bölgedeki sivil nüfusun yeterli gıda ve hayatta kalmaları için gerekli diğer nesnelere erişimi yoksa, abluka uygulayan taraf şu şartlara tabi olarak bu gıda maddeleri ve diğer temel malzemelerin serbest geçişini sağlamalıdır:
(a) Bu geçişe izin verilen teknik düzenlemeleri, arama dahil olmak üzere, belirleme hakkı; ve
(b) Bu malzemelerin dağıtımının, bir Koruyucu Güç veya Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi tarafsızlık garantileri sunan bir insani yardım kuruluşunun yerel denetimi altında yapılması şartı.
104. Abluka uygulayan savaşan taraf, teknik düzenlemeleri, arama dahil olmak üzere, belirleme hakkına tabi olarak, sivil nüfusa veya silahlı kuvvetlerin yaralı ve hasta üyelerine yönelik tıbbi malzemelerin geçişine izin vermelidir.
Görüldüğü üzere oldukça detaylı ve teknik bir kavram olan deniz ablukası, ilan edilmesi, başlangıç ve bitiş tarihleri, yeri kapsamı bildirilmesi gereken, etkin ve tarafsız bir şekilde uygulamaya dayanan bir hukuki kurumdur. Şimdi somut olayımızdaki yani İsrail’in Gazze’ye uyguladığı deniz ablukasındaki duruma bakalım.
Gazze ablukası İsrail tarafından resmi olarak ilan edilmiş ve duyurulmuştur. Başlangıç tarihi, coğrafi koordinatları bir gül hukuki gerekçesi ve kapsamı belirtilmiş olsa da ne zaman biteceği belirtilmemiş ve aradan geçen bunca yıla rağmen hala daha devam etmektedir. Bu anlamda usule ilişkin bir eksiklikten bahsedebiliriz. Fakat İncelenmesi ve tartışılması gereken daha önemli hukuki problemler bulunmakta. Bunların başında ortada bir uluslararası silahlı çatışma olup olmadığı bulunmakta nitekim abluka uluslararası silahlı çatışmalarda uygulanabilecek bir savaş yöntemidir.
İncelenmesi Gereken Hususlar:
1. ULUSLARARASI BİR SİLAHLI ÇATIŞMA VAR MI?
Öncelikle abluka uluslararası bir silahlı çatışmada söz konusu olabilir. Bir devlet ile devlet dışı aktör arasındaki çatışmalarda kural olarak kullanılamaz. İsrail, Gazze ile “silahlı çatışma halinde” olduğunu söylüyor, ama bu çatışmanın türünü tanımlamıyor. Hamas “askerlerinin” savaş esiri (POW) statüsü talep edememeleri ve savaş esirlerine sağlanan hukuki güvencelerden yararlanamamaları için bu konuda bilinçli bir belirsizlik politikası izliyor.
Hamas bir devlet mi? Filistin bir devlet mi? Bunu tartışmak lazım. Uydu bu tartışmayı kendi açımızdan değil İsrail’in bakış açısından ele almak lazım. Nitekim Filistin’i bir devlet Hamas’ı da meşru bir hükümet olarak görmediği ve hatta terör örgütü olarak nitelendirdiği halde, devletler arası silahlı çatışmalarda kullanılabilecek hukuki kaynak ve kurumlara atıfta bulunmaktadır.
Bu açıdan hem karnım doysun hem pastam dursun anlayışına sahip İsrail. İsrail’in, Gazze Şeridi’ni bir bağımsız devlet olarak tanımadığı halde Gazze’ye karşı deniz ablukasını uluslararası silahlı çatışmalar hukuku çerçevesinde gerekçelendirmesi, oldukça stratejik bir yaklaşımdır ve çeşitli avantajlar elde etmeyi hedefler. Bu strateji, İsrail’e ablukanın sağladığı hukuki haklardan ablukayı kuran muharip sıfatıyla yararlanma imkânı sunarken Gazze veya Filistin’e bağımsız devlet statüsü vermemek yoluyla sorumluluktan kaçınmasını amaçlar. İsrail’in bu durumu adını koymadan uluslararası silahlı çatışmalar hukuku çerçevesinde değerlendirme seçimi, ona belirli avantajlar sağlamaktadır:
- Abluka Uygulama Yetkisi: Uluslararası hukukta deniz ablukası, esasen uluslararası silahlı çatışmalarda meşru kabul edilen bir uygulamadır. İsrail, bu hukuki çerçeveyi ablukanın gerekçesi olarak öne sürerek deniz yoluyla Gazze’ye malzeme girişini engelleyebilmekte, askeri malzeme taşıdığından şüphe edilen gemileri durdurabilmekte ve abluka kurallarını çiğneyenlere karşı askeri müdahalede bulunabilmektedir. Bu durum, İsrail’e abluka bölgesinde tam kontrol imkânı verir.
- Fiili Durumu Koruma ve Kontrolü Sürdürme: Filistin’i bir bağımsız devlet olarak tanımamak, İsrail’e bu bölge üzerindeki fiili kontrolünü devam ettirme avantajı sunmaktadır. Eğer Gazze’yi bağımsız bir Filistin devletinin parçası olarak kabul etseydi, Gazze ile ilişkileri tam anlamıyla bir devletlerarası çatışma hukuku çerçevesinde yürütmek zorunda kalacak, böylece daha fazla yükümlülük altına girecekti. Bu statüden kaçınarak, İsrail ablukanın kendisine sağladığı haklardan yararlanırken, Filistin’e karşı bir devlet sorumluluğu taşımaktan muaf olmaktadır.
- Uluslararası Sorunlardan Kaçınma ve İç Siyaseti Güçlendirme: İsrail, abluka gerekçesini ulusal güvenlik ihtiyacı ve Hamas tehdidi üzerinden temellendirerek, uluslararası arenada Gazze’ye karşı aldığı önlemleri gerekçelendirmeye çalışmaktadır. Bu strateji, İsrail’in iç politikada da destek bulmasına neden olurken, uluslararası toplumdan gelebilecek eleştirileri ulusal güvenlik argümanıyla dengelemeye çalışır.
- Çifte Standart ve Sorumluluktan Kaçınma: İsrail, ablukanın getirdiği tüm askeri haklardan faydalanırken, Filistin’i devlet olarak tanımaması nedeniyle abluka altındaki sivillere karşı uluslararası hukuki sorumluluklarından kaçınmayı hedeflemektedir. Bu, uluslararası hukukun sağladığı hak ve sorumluluk dengesine aykırı olarak değerlendirilmektedir.
2. GEREKLİLİK, ORANTILILIK
Deniz ablukasının gerekli ve orantılı olması gerekli. Bu gereklilik ve orantılılık elde edilmek istenilen askeri amaca göre belirlenmekte. İsrail’in ablukaya gerekçe olarak ileri sürdüğü Hamas saldırıları ile uygulamada getirdiği kısıtlamalar tutarlı değil. Tabii burada daha geniş bir çerçeveden, yani kara kuşatmasıyla beraber ele almak gerekli konuyu. İsrail’in kara geçiş noktalarında, örneğin makarna, çikolata, baharat ve tıraş kremi gibi ürünlerin ithalatına getirdiği kısıtlamaların “somut ve doğrudan askeri avantaj” kriterlerini nasıl karşıladığı belirsizdir. Deniz ablukasının ise daha geniş kapsamlı ekonomik kısıtlamalara destek sağlamak amacıyla, askeri gerekliliklerin ötesine geçecek şekilde uygulanması, bu uygulamanın orantılılık ilkesine uygunluğunu tartışmalı hale getirmektedir.
3. TOPLU CEZALANDIRMA
Collective punishment (toplu cezalandırma) insancıl hukuk tarafından yasaklanmış bir savaş metodudur. Bilhassa geçtiğimiz sene içerisinde İsrail’in Gazze’de uygulamış olduğu soykırım politikalarıyla aslında hedefinin sadece Hamas olmadığı, bütün bir Filistin halkının direncinin kırılması veya topluca göçe tabii tutulması ya da Filistin toprakları üzerindeki varlığının tamamen ortadan kaldırılması olduğu ortaya çıkmıştır. Ancak daha öncesinde de İsrail’in deniz ablukasının sadece askeri amaçlarla yapılmadığı bizzat İsrailli yetkililer tarafından dile getirilmiştir. Ahmet Hamdi Topal Hocanın makalesinden aldığım şu bölümde mesela bu niyetler açıkça ortaya konulmuş:
“…ablukanın Filistinlileri diyete tâbi tutmak (put the Palestinians on a diet), Gazze ekonomisini çöküşün eşiğine getirmek (keep the Gazan economy on the brink of collapse) ve Gazzelilerin İsrail’e yönelik politikalarını değiştirmesi için Hamas’a baskı uygulamalarını sağlamak olduğu yönünde beyanlarla karşılaşılmaktadır.”[1]
San Remo El Kitabının 102. Paragrafında da düzenlendiği üzere Tek amacı sivil nüfusu açlığa mahkum etmek ya da hayatta kalmaları için gerekli diğer nesneleri onlardan mahrum bırakmak olan veya sivil nüfusa verdiği zarar, ablukadan beklenen somut ve doğrudan askeri avantajla karşılaştırıldığında aşırı ya da beklenenden fazla olan ablukalar hukuka aykırıdır. Son 20 yılda İsrail’in bilhassa Gazze’de uyguladığı abluka ve kuşatma göz önünde bulundurulduğunda İsrail’in hareketlerinin Filistin halkına yönelik toplu cezalandırma yasağını ihlal ettiği sonucuna varmak zor değildir. Bu noktada özellikle ciddi insancıl hukuk ve insan hakları hukuku ihlalleri ki bunların arasında ayırım gözetme, aşırıya kaçan tedbirler uygulama, sivil halkı hedef alma, insani yardıma erişimi engelleme, sivil halkın ekonomik faaliyetlerine keyfi engeller koyma ve benzeri uygulamalar bu ablukanın toplu cezalandırma yasağını ihlal ettiğine yeterli kanıt oluşturmaktadır. bilhassa abluka bölgesi içinde Gazzelilerin balıkçılık faaliyetlerine günden güne artan keyfi kısıtlamalar getirilmesi söz konusudur. Bir örnek vermek gerekirse Filistin merkezli Al Mizan insan hakları merkezi 2000 ile 2018 yılları arasında İsrail’in Filistinli balıkçılara yönelik 1283 müdahalesini belgelemiş ve 8 balıkçının öldürüldüğünü 134 balıkçının da yaralandığını rapor etmiştir.
Uluslararası toplum da İsrail’in uygulamalarını ciddi şekilde eleştirmektedir. Uluslararası Kızılhaç Örgütü,Gazze Şeridi’ne yönelik abluka ve benzeri uygulamaları sivil halkı topluca cezalandırmaya yönelik bir uygulama şeklinde nitelendirdi. Amnesty International, Human Rights Watch, Birleşmiş Milletlerin çeşitli organ ve yetkilileri, hatta BM genel sekreterleri Ban ki Moon ve Antonio Guterres tarafından da bu ablukanın hukuk sınırlarını aşarak bir halkı topluca cezalandırma seviyesinde uygulandığı vurgulanmıştır.
4. DAHA BÜYÜK BİR PLANIN ÖNEMLİ BİR PARÇASI
Hukukçular olarak meseleleri dallara alt başlıklara ayırmayı tercih etsek de Filistin meselesini tartışırken daha bütüncül bir perspektiften bakılması gerekli. Abluka kavramı deniz savaş hukukunun düzenlediği bir hukuki kurum olmakla beraber somut olayda İsrail tarafından Gazze’ye uygulanış şekli daha büyük bir planın mütemmim cüzü olarak cereyan etmektedir. Nitekim az önce de belirttiğimiz gibi İsrail resmi bir bildiriyle ablukayı ilan etmeden evvel dahi fiilen Gazze’ye abluka uygulamaktaydı. 1967’den 2005’e kadar da bilfiil işgal etmişti. Bu arka plan göz ardı edilmemelidir. Daha önemlisi karadan da tüm giriş çıkış noktalarını kontrol altında bulundurduğu bir kuşatma ile Gazze’yi dünyanın en büyük açık hava hapishanesi durumuna getirdiği gözden kaçmamalıdır. Meseleyi salt silahlı çatışmalar hukukunun denizlerde cereyan eden çatışmalara müteallik kuralları çerçevesinde ele almak İsrail’in ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramayacaktır. Nitekim sadece bu açıdan ele alınsa dahi pek çok hukuksuzluğu ve usulsüzlüğü barındıran Gazze ablukası oturması gereken bağlamda ve hakkıyla değerlendirilmemiş olacaktır.
İsrail’in faili olduğu hukuka aykırı eylemlerin üzerini örtme taktiği öncekinden daha büyük bir hukuksuzluk ortaya çıkarmaktır. Uluslararası toplum henüz önceki fiili hakkıyla eleştirilip kınamadan ve buna karşı bir eylem alınmadan yeni ve daha vahim bir hukuksuzlukla meşgul edilmektedir. Nitekim İsrail abluka ilan edilmeden önce İsrail’in fiilen uyguladığı ablukanın seyrüsefer serbestisini ve Filistin dahil üçüncü devletlerin denizlerdeki haklarını nasıl ihlal ettiğinden bahsetmek yerine 2009 başında yapılan abluka ilanı sonrası teknik olarak bu ilanın gerekli hukuki temelleri nelerdir, bu abluka hukuka uygun uygulamakta mıdır gibi aslında en başından itibaren ve tamamen hukuka hakkaniyete mugayir meseleler tartışılmaktadır, teknik açıdan tartışılarak kasten veya bilmeyerek meşrulaştırılmaktadır. Bu da tam olarak İsrail’in istediği bir durumdur.
Bu söylediklerimizden bu meselelerin hukuken tartışılmaması gerektiği anlamı çıkarılmasın. Elbette ki her devletin her fiili hukuka uygun olup olmadığı açısından incelemeye tabi tutulabilir. Hatta bu fiiller başka bir devletin egemenliğine veya vatandaşlarına olumsuz etkiler oluşturuyorsa evleviyetle incelenmelidir. Bizim dikkati çekmek istediğimiz nokta teknik meselelere genel bağlamdan kopuk münferit şekilde yaklaşılmaması ayrıntılara takılıp bütünü görememek sonucunu oluşturabilir.
İsrail’in karada, denizde ve havada bugün veya dün veya 15 yıl önce hatta 1948’den beri yapmakta olduklarına bütüncül bir pencereden bakılmalıdır. Bu bağlamda İsrail’in uygulanmakta olduğu deniz ablukası ve kara kuşatmasının ve bunların uygulanış biçimlerinin amacı kısa vadede Hamas’a karşı bazı askeri avantajlar kazanmak olarak gözükse de orta ve uzun vadede hedeflerinin Filistinlilerden etnik olarak temizlenmiş “daha büyük İsrail” olduğu, son yaşadığımız Gazze savaşıyla ortaya çıkan soykırımın da bunun en büyük kanıtı olduğu unutulmamalıdır. İsrailli üst düzey asker, politikacı ve devlet görevlilerin ayrı ayrı ve pek çok defa dile getirdikleri etnik temizlik ve ilhak planları uygulanan ablukanın da nihai hedefini teşkil etmektedir. Nitekim ekim 2023’ten beri yoğunlaşan çatışmalardan önce de İsrail çikolata ve kakao gibi gıda maddelerinin, , şampuan, sabun, deterjan gibi temizlik maddelerinin, kağıt, mürekkep, kalem gibi kırtasiye malzemelerinin, gübre, tarım ilaçları, sulama ekipmanları gibi tarım malzemelerinin, çocuk oyuncaklarının, müzik aletlerinin ve belki de en önemlisi tıbbi malzeme ve ilaçların ve daha pek çok kalem malın Gazze’ye girişini o veya bu sebeple kısıtlamış veya tamamen yasaklamıştır. Bilhassa tıbbi malzeme ve ilaç eksiği ekibin Ekim 2023’ten önce de kritik seviyelerde idi. Anadolu Ajansı’nın Haziran 2023 tarihli haberine göre İsrail’in yıllardır uyguladığı abluka nedeniyle Gazze’de bulunan ecza depolarındaki temel ilaçların yüzde 43’ü, tıbbi malzemelerin de yüzde 25’i tükendi. Tüm bu malzemelerin girişinin engellenmesinin askeri amaçlı olduğu söylemek imkânsız. Burada açıkça sivil halkın gündelik yaşamını sürdürülemez hale getirmek amaçlanmıştır. Bu nedenle burada daha başka hedeflerin olduğu, daha büyük bir planın olduğu açıktır. Bu hedef özel olarak Gazze genelde de bütün Filistin topraklarının Filistinliler için yaşanılmaz hale getirilmesi, Filistinlilerin bu topraklardan kaçmaya zorlanması ve kalmakta direnenlerin de bir şekilde yok edilmesi siyasetidir. Gazze ablukasının teknik hukuki değerlendirmesinin yanı sıra özellikle bu açıdan da ele alınması gereklidir.
[1] Topal, A. (2013). İSRAİL’İN GAZZE ABLUKASI VE MAVİ MARMARA SALDIRISI = (ISRAELI BLOCKADE OF GAZA AND THE ATTACK ON MAVİ MARMARA). Milletlerarası Hukuk Ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, 32(1), 103-154.
