Mustafa GÜLER1
Bu makale, 23-24 Eylül 2017 tarihlerinde Ümraniye Belediyesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve Burak Derneği iş birliğinde gerçekleştirilen “Uluslararası Kudüs Sempozyumu (Dünü, Bugünü, Yarını)” isimli akademik etkinlikte sunulan tebliğlerden oluşan Geçmişten Günümüze Kudüs kitabından alınmıştır.
GİRİŞ
1517 Öncesi Osmanlı Devletinin Kudüs’ü Sahiplenmesi
XVI. asırdan itibaren tartışmasız dünyanın en büyük devleti haline gelen Osmanlı Devleti, bu tarihten 1918’e kadar yani 400 yıl Müslümanların meseleleri ile yakından ilgilenmiştir. Siyasi himayesinde olmasa da Açe, Sumatra gibi Güneydoğu Asya Müslümanları örneğine mütenasip olarak çok uzaktaki Müslümanların maddi ihtiyaçları ile siyasi duruşlarını her zaman desteklemiştir. Bu anlayışa sahip olan bir devletin tüm Müslümanları, tartışmasız kutsal mekânları Mekke ve Medine ile Kudüs şehrine olan ilgisi ve sahiplenmesi de çok erken dönemlerde başlamıştır.
Osmanlı Devleti gerçek kuruluşunu Orhan Bey ve I. Murad dönemlerinde tamamlamıştır. Yıldırım Bayezid döneminden itibaren de tüm Müslüman devletler gibi mukaddes mekânlar için vakıflar veya merkezi hazine vasıtasıyla para göndermiştir. Bunun en açık göstergesi Yıldırım Bayezid döneminde Haremeyn’e gönderilen surredir2. Hemen belirtelim ki Yıldırım Bayezid’in bu surresi içinde Kudüs payı bulunmamaktadır.
Osmanlı Devletinin Kudüs ve hususiyle El-Aksa’da ki görünürlüğü ve sahiplenmesine dair en eski belge II. Murad dönemi ümerasından Emir Mahmud’un kızı aynı zamanda Çandarlı İbrahim Paşa3’(1430) nın eşi olan İsfahanşah Hatun4’un Kudüs’te Eşrefiye medresesi ile Mathara kapısının arasında5 iki katlı olarak inşa ettirdiği medrese vakfına dairdir6. Aynı zamanda Osmanlı Arşivinde bulunan Kudüs ile alakalı en eski vakıf belgesi olan bu vesikaya göre O, İznik’e bağlı Hasbeyliköyü7, Gerede’ye bağlı, Çayören, Avşar, Goncaaliler, Mankalar, Kabaklar, Geçitler, Surgurlar, Dümenler, Demirciler, İncikler köyleri ile Hayraboluya bağlı Karagür, Şalgamlu ve Yörgüçlü8 köylerinden9 elde edilecek gelirleri bu medresenin tüm masraflarına etmiştir10. XVI. Yüzyılın sonlarında bu vakfın gelirleri ilgili defterlere sadece İznik’teki köy olarak kaydedilmiş olup, Yukarıda zikrettiğimiz Hasbeyli köyünden tahsil edilen meblağ yıllık 288 altındır. Anılan defterlere göre XVI. Asrın sonunda medrese için yapılan vakıf masrafları şöyledir11:

Burada cevaplandırılması gereken temel soru İsfahanşah Hatun’un hangi saikle böyle bir vakıf tasarrufunda bulunduğudur? Çünkü klasik vakıf hukukuna göre vakfın yönelmesi gereken alanlardaki dikkat edilen husus; vakfın kurulduğu yerde veya yakın çevresinde insanların ihtiyaç duyduğu alana hasredilmesidir. İsfahanşah Hatun’un Bursa veya Edirne’de yaşadığı hakikati göz önünde bulundurulsa Kudüs’te bir medrese inşa ettirmesi ve bu yıllık 288 altın gibi hatırı sayılır bir meblağ tahsis etmesinde temel saik ne olabilir? Kanaatimizce anılan hanım, hayatta iken hacca gitmiş, giderken veya dönerken Kudüs’e uğramış ve bu ziyaretinin hatırasına bir medrese yaptırmış ve vakıflar bağlamıştır. Ya da Kudüs’e gidip gelen bir yakını vesilesi ile böyle bir tasarrufta bulunmuş olabilir. XVI. Asrın sonlarında tutulan muhasebe defterlerinde12 yukarıdaki köylerden sadece İznik’in zikredilmesinin sebebi ise vakfiyede ilk geçmesi nedeniyledir. Çünkü vakıfların muhasebeleştirmesinde 288 altın gibi net bir rakamın bir köyden tahsil edilmesi oldukça zordur.
Osmanlı Sultanları içinde Kudüs için vakıf kuran ilk kişi II. Murad’dır. O, Manisa Saruhan’da bulunan mallarının gelirinden Kudüs Fukarasına 200 altını şart kılmıştır13. Keza Bursa’da inşa ettirdiği Medrese vakfından Kudüs için tahsiste bulunmuştur14.
Kudüs’te ilhak öncesi kurulan Osmanlı vakıflarından üçüncüsü ise Niğde’ye bağlı Kayı Köyü15 Kudüs’te inşa edilen bir medresenin vakfı olarak tahsis edilmiştir16. Hem nüfus hem de ekonomik olarak oldukça büyük denilebilecek bir köy olan Kayı Köyü ve 4 mahallesinin 1500 yılındaki geliri 19838 akçe iken17, 1530 yılında 33806 akçeye yükselmiştir18. XVI. Asrın sonunda ise bu köyün geliri 52.855 akçe olarak tahakkuk etmiştir19.
Yukarıda saydığımız üç vakıftan yola çıkarak Osmanlı Devleti’nin Kudüs’e en geç ihtimalle on dördüncü asrın ilk yarısından itibaren surre gönderdiğini söyleyebiliriz. Bu tespitten sonra akla gelen diğer sual ise sayıları birden çok olan vakıf tayinlerinin Kudüs’e nasıl gönderildiğidir?
Burada akla iki ihtimal gelmektedir. Bunlardan birincisi bizzat Sultan’ın bir veya daha fazla kişiyi görevlendirerek göndermiş olduğudur. Bu ihtimal akla daha yatkındır. Diğeri ise; bu tahsislerin Memluk Devleti görevlilerine ulaştırılarak, onlar tarafından dağıtılmış olduğudur.
Bu üç örnekten ve gönderildiği kuvvetle muhtemel olan surreden hareketle Osmanlı Devletinin mukaddes mekânlara ve Kudüs’e sahip çıkmasındaki temel saikin buranın kutsal olmasıyla alakalı olduğunu söyleyebiliriz.
1. KUDÜS’ÜN İLHAKI VE HİMAYE
Han Yunus Savaşı’nın kazanılmasından sonra Filistin bölgesindeki Memlûklü direnişi tamamen kırılmış ve yukarıda bahsettiğimiz üzere ilhaktan evvel Osmanlı Devleti ve ricalinde her zaman büyük önem ve saygı gören Kudüs ile Halillürrahman şehirleri savaşılmadan Osmanlı himayesine girmiştir. Bu gelişmenin devamında Yavuz Sultan Selim 26 Aralık 1516 tarihinde ikindi vaktinden sonra Kudüs’e gelmiş, önce Kubbetüssahra ve Aksa Camiini ziyaret etmiştir. Haremde iken halka bol miktarda ihsanda bulunmuş ve gece ordugâha geri dönmüştür20.
Ertesi gün tekrar mukaddes mekânlara gelen Sultan ziyaretlerden sonra halka ve Harem vazifelilerine tekrar ihsanda bulunmuştur21.Sultan Selim Kudüs ziyaretinin ardından Halilürrahman’ı da ziyaret etmiştir22.
Yavuz Sultan Selim ve vezirleri tarafından gerçekleştirilen bu ziyaretler konumuz açısından önemi hayli dikkati caliptir. Çünkü özellikle Memluk devletinin son döneminde gerek Osmanlılar ile mücadeleler, gerekse içerideki asayişsizlikler nedeniyle oldukça güç duruma düşen Memlûk devletinin Kudüs’ün imarı ile ilgilenemediği ve kutsal yerler ile halkının zor duruma düştüğü bilinmektedir. Daha Memluk Devleti ile savaş bitmeden Sultan Selim’in önce Kudüs’teki mukaddes mekânları ziyaret etmesi ve daha da önemlisi yanında halka dağıtılacak para götürmesi Kutsal şehrin halkını sahiplenme geleneğinin çok güçlü bir göstergesidir. Bu olay iki bakımdan önemlidir.
1-Savaş içinde bulunmasına rağmen bizzat Sultan bu ortamdan uzaklaşarak aynı zamanda Kutsal şehrin ahalisini bu hadisenin dışında tutarak iki ayrı ziyaret gerçekleştirmiştir.
2-Bu ziyareti esnasında bu makalenin genel temasını oluşturan himaye geleneğinin müesses bir tatbikatı yapılmıştır. Her iki husus da bizim ortaya koymaya çalıştığımız Osmanlı Devleti ve Mukaddes Mekânlar bağlantısını bariz bir şekilde ortaya koyacak veriler taşımaktadır.
Osmanlı Devleti siyasi ve ekonomik durum neyi gerektirirse gerektirsin mukaddes mekânları ve halkını bunun dışında tutmayı bilmiş, hatta bunu öncelikleri haline getirmiştir. İlaveten en azından Yıldırım Bayezid döneminden itibaren sistematik olarak gönderilen Mekke ve Medine Surrelerinin bir benzeri en azından bu ziyaretle Kudüs için de başlamış olmalıdır. Hatta şu an elimizde buna dair bir bilgi olmasa da Sultan Selim’in Kudüs’ün ilhakı durumunda İstanbul’dan çıkarken yanına Surre diyebileceğimiz paraları aldığını düşünebiliriz.
Sultan Selim’in Osmanlı Devleti ve mukaddes mekânlar ilişkisinin ne derece ileri olduğunu gösteren ikinci bir ziyareti de Halillürrahman şehrine daha doğru bir ifade ile Halillürrahman Külliyesi’ne gerçekleşmiştir. İki şehrini arası 40 km civarındadır. Sultan Selim aynen burada da Hz. İbrahim külliyesini, türbe ve makamları ziyaret etmiş, gelirken ve giderken halka surre dağıtmıştır. Bu davranış ve ziyaretlerinin dini olduğu kadar, elbette ekonomik ve siyasi sonuçları da olmuştur. Ancak meselenin en mühim tarafı Sultan Selim ve yakın adamlarının bu ziyaretleri Kutsal şehirlerdeki halkın Osmanlı Devletine bakışını müspet yönde etkilemiş, bu sayede Kudüs ve çevresinde Osmanlı yönetimi kalıcı olabilmiştir.
Sultan Selim’in davranışının bir başka izahı ise Osmanlı Devleti’nin özellikle Müslümanları, önem verdiği coğrafyalardaki himaye sürecine çok önceden zihnen ve mutasavver olarak hazırladığıdır.
2. HİMAYENİN GÖRÜNÜR OLMASI YA DA OSMANLI DEVLETİ’NİN KUDÜS’TEKİ SOSYAL VE EKONOMİK POLİTİKASI
Bu tebliğde en net ortaya koyacağımız hususlardan biri 1517 yılından itibaren Osmanlı Devleti’nin her yıl düzenli ve ilk tespit edilen sistematiğe göre Kudüs halkına surre gönderdiğidir. Her ne kadar elimizde bulunan en eski Surre defterleri XV. asrın sonlarına ait tarihlerde olsa da aynı durumun Mekke ve Medine Surre defterlerinde de vaki olduğu hakikatinden hareketle bu tezimizi dile getirmenin temelsiz olmadığını düşünüyoruz23. Eğer kuvvetle muhtemel olan bu durum 1517’den sonra her yıl tekrarlanmış ise; Osmanlı Devleti’nin Kudüs’ü sosyal ve ekonomik himayesinin birinci ayağının surreler olduğunu çok rahat söylememiz mümkündür. Çünkü XIX. asır Surre defterlerinde daha fazla belirgin olduğu üzere24 Surre almanın Kudüs halkı için iki yönü bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi haliyle gelir elde etmeye yönelikti. İlk dönem elimizde olan Surre defterlerinde bu durum açıkça görülse de yıllık olarak alınan Surrenin bir altın civarında olduğu düşünülürse bu rakamın geçim için yeterli olmadığı açıktır. Bu halde Surre alan veya bir şekilde deftere kaydedilen hak sahibinin para almaktan başka değerlendirmesi, Osmanlı Devlet merkezinin kayıtlarına girmek daha açık bir ifade ile bu yolla statü elde etmek olarak düşünülebilir.
3. XVI. ASIRDA KUDÜS SURRESİNİN GELİR KAYNAKLARI
Kudüs Surresinin iki temel gelir kaynağından bir tanesi tabiatıyla vakıflardır. Konumuz XVI. asır olduğunda bu konuya dair esas aldığımız defterin bize verdiği malumata göre Kudüs’e tahsis yapan vakıfların sayısı on birdir.
Kudüs ve Halillürrahman surresinin toplam miktarının yarıdan fazlası vakıflar tarafından karşılanmıştır. Bu paralar defterlere Hakaniye-i Rumiye olarak yazılmış, Sultanların bizzat yaptığı tahsisleri ise Sadaka-i Sultaniye adını almıştır. Hakaniye-i Rumiye olarak Surre gönderen vakıflar şunlardır:
1- Sultan II. Selim Edirne’deki Camii ve İmareti Vakfından: Yıllık 400 sikke yani 48000 akçe altın tahsis etmiş olup bu paraların Kur’an okuyanlara verilmesi istenmiştir.
2-Darussade Ağası Mehmed Ağa Vakfı: İlk Haremeyn Evkaf Nazırı olan Darussaade Ağası Mehmed Ağa Kudüs fukarasına toplam 68411akçe tahsis etmiştir25.
3- Kethüda Hatun ise vakfından Kudüs fukarasına 5016 akçe tahsis etmiştir.
4- Son Memlûklü sultanlarından olan Kansu Gavri Halep’teki vakıflarından 42960 akçeyi Kudüs fukarasına tahsis etmiştir.
5-Abdüsselam Bey Vakfı: Abdüsselam Bey 1526 vefat etmiş olup Küçük Çekmece de medrese ve imareti vardır. Ayrıca Hasköy’de bir Camii ve Küçük Pazarda bir mektep inşa ettirmiştir. Siyakat yazısını tadil ve tebdil etmiştir. Kanaatimizce Kudüs’e yapılan 1200 akçelik tahsisler bu vakıflardan yapılmıştır26.
6-Kanuni Sultan Süleyman’ın Vakfı: Sultan Süleyman’ın ruhuna Sahretullahdaki Kuran okunması maksadıyla 92 kişiye toplam 2720 para tahsis edilmiştir.27
3.1. Sadaka-i Sultaniye
Vakıfların yaptığı hizmetler yanında Haremdeki Sahretullah ve Aksa ile diğer mekânlarda bir şekilde bulunan her görevli eğer kendisine vakıf tahsisi yapılmamışsa mutlak anlamda Sultanlar tarafından her yıl gönderilen paradan pay alırdı. Görevliler yanında neredeyse Kudüs’te yaşayan tüm ahali, vakıflar veya Sultan tahsisleri ile Surre defterine kaydedilirdi.
Hemen belirtelim ki XVI. Asırda ele aldığımız deftere göre Sultan Tahsisleri 1357 sikke altın iken vakıfların tahsisi 2045 altındır.
4. KİMLER HİMAYE EDİLİR VE SURREDEN PAY ALIRDI?
Surreden pay alan gruplara baktığımızda bu kişilerin hem unvanlarının hem de aidiyetlerinin deftere kaydedildiği görülür. Bu durumda himaye sistematiğinin en üstünde El-Aksa Hareminin en üst yöneticisi yer almakta olup bu kişi defterlerde Şeyhu’l-Harem olarak yer almış olup onunla beraber Kudüs Müftisi de aynı miktarda Surre almıştır28.
Mescid-i Aksanın en yüksek idarecisi ve koruyucusu, aynı zamanda bakım, onarım ve sair işlere nezarete eden Harem Müftisi, genelde Kudüs’ün önde gelen aileleri arasından seçilmiştir. Harem Şeyhi ise merkezden atanmış olup sonraki yıllarda bu uygulama değişmiştir. Her ikisine de on sekizer altın tahsis edilmesi devletin iki makama da aynı değeri verdiği anlamını taşımaktadır29.

4.2. El-Aksa Hatipleri
Hatipler başta Cuma ve bayram namazları olmak üzere günün muhtelif zamanlarında haremin içinde veya bahçesinde Müslümanlara dini hususlarda nasihat ederlerdi. Aynı zamanda hutbeleri okuyan kişilerin genel adı olan hatiplerin toplam sayısı beştir.
Mısır ve Suriye’de hatiplik mesleği en çok saygı duyulan unsurlardan idi. Bu bakımdan defterlerde ve vakıf kayıtlarında hatiplere ödenen meblağlar diğer hizmetlerden yüksektir30.
Vazifeler sayılırken bazı isimler farklı yerlerde zikredilmiştir. Örneğin; Saltanat Kadısı olarak İstanbul’dan atanan Şeyh Yahya’nın imamlar ve tefsir hadisçiler arasında zikredilmesi dikkate değerdir. Bu hal onun para almak hırsıyla kendisini tevzi defterine yazdırdığı, ya da kadılık ücretini bu yolla aldığı gibi ihtimalleri akla getirmektedir.
Aynı şekilde Mevlana Şeyh Carullah ibn Ebu’l-Latif ise hem hatip hem de imamlar hanesinde kayıtlıdır.
Müezzinler arasında muvakkit olarak zikredilen Şeyh Musa aynı şekilde Küttab ve diğer hizmetliler içinde de zikredilmiştir.
4.3. Hizmet Ehli (Mekanlar ve Vakıf)

Görüldüğü üzere El-Aksa ve Sahretullah Mescidi’nde toplam yüz yirmi vazifeli görev yapıyordu. Bunların içinde özellikle Sahra Mescidini temizleyenlerin sayısı hayli fazladır. Hizmetliler içinde bu defterde dikkati çeken en önemli husus kâtipler ve diğerleri olarak kaydedilen başlık altında bir kısmı ihtisas hizmeti sayılabilecek duacı, tabib ve muvakkitin bulunmasıdır.
Keza Sahretullah hizmetlileri arasında zikredilen mum hizmetçileri, fanusçu, buhurcu gibi isimler aydınlatma için hiç de azımsanmayacak sayıda hizmetli istihdam edildiğini göstermektedir. Aksa hizmetlilerinde zikredilen 3 âlem hadimi de oldukça ilgi çekicidir. Çünkü 20 kişiden üçünün bu alana hasredilmesi bizi mescidin âlemlerinin oldukça önemli olduğu sonucuna götürmektedir.
4.4. Kapıcılar
Bugün olduğu gibi on altınca asrın sonunda da Harem-i Şerifte kapıcılar vardı. Bu kapıcıların bir kısmı Sahretullah, bir kısmı Aksa Camiinde görev yapıyordu. Haliyle bir kısmı da Harem-i Şerifin Kavaime, Rahmet gibi kapılarında görev yapıyordu.
4.5. Kudüs Halkı
Vakıf gelirlerinden pay alan son grup Suleha-i Mücavirindir. Bunların cinsiyetleri ve aldıkları paralar zikredilerek isimleri yazılmamıştır.

5. HİMAYENİN EKONOMİK VE SOSYAL BÜYÜKLÜĞÜ
Osmanlı Devletinin ilhakının ilk yüzyılındaki genel anlayışı ortaya koyduktan sonra himayenin yıllık ekonomik büyüklüğü ile sosyal kapsamının ne olduğunu rakamlar ve nüfus büyüklüğü ile ortaya koyarak konuyu sonuçlandıracağız. Konunun ekonomik büyüklüğünü Gurre-i Recep 1000/Gayetü Cemaziyelahir 1001/13 Nisan 1593-24 Mart 1593 yılında tutulan varidat defterinden hareketle tüm detayları ile görmemiz mümkündür. Bu defterdeki bilgiler bize Kudüs’teki himayenin maddi büyüklüğünü Mekke ve Medine ile kıyaslama imkânı sunduğu gibi Sadaka-i Sultaniye olarak ayrılan meblağı da ihtiva etmektedir.
Defterin sonunda yer alan bilgilere göre anılan yılda her üç şehir için toplanan paranın miktarı 47077 Altın flori ile 74 akçedir. Rakamın akçe karşılığı ise 4.869 314 akçeye denk gelmektedir. Bu rakamın 750 florisi zaruri masraflara ayrılmıştır. Geriye kalan 39827 altın ve 63 akçenin ise 2547 altını bir önceki yılın borcu olarak kaydedilmiş ve ayrı kalem halinde üç şehre gönderilmiştir.
Bir önceki yılın tahsilatından sonra Vakfiye defterlerinden her 3 şehrin tevziatı şöyledir;
Mekke: 2502 altın 100 akçe
Medine: 12894 altın 78 akçe
Kudüs: 728 altın 47 akçe
Bunlardan sonda her üç şehre Sadaka-i Sultani olarak gönderin para ise şöyledir:
Mekke: 10030 altın 4 akçe
Medine: 28548 altın 69 akçe
Kudüs: 1248 altın 110 akçe31.
Yukarıdaki rakamlardan hareketle hemen belirtmeliyiz ki Osmanlı Devleti’nin Merkez Bütçesinden kutsal şehirler için yıllık tahsis ettiği vakıf ve sadaka-i sultaniye parası %1-1,5 civarındadır. Bu miktara, yapılan büyük tamirat ve diğer yatırımlar dâhil değildir. Keza Mısır ve Şam Beylerbeyliği ile Cidde gümrük gelirleri de ayrı bir kalem olarak kutsal şehirlere tahsisatta bulunurdu.
Bu rakam içinde yukarıda da görüleceği üzere Kudüs’ün Payı % 3’e tekabül etmektedir. Toplam tahsis rakamının % 24’ü de Mekke’ye kalanı ise Medine’ye aktarılmıştır. XV. asırda Kudüs’ün % 3 gibi pay almasında, yani az görünmesinde en temel amil şehir ve çevresinde yüksek girdili tarım yapılabilmesi ve halkının çok azla dış yardıma ihtiyaç duymamasıdır.
Mekke ile kıyaslandığında Medine’nin büyük pay almasındaki temel sebep ise Mekke’de Şeriflerin oturması nedeniyle kendi tahsisatlarıyla burada hayrat işlerini yürütmeleri ve Mekke’de Hac bütçesinin hayrat bütçesinden farklı olarak değerlendirilmesidir.
Askeri, mülki ve diğer vazifeler hariç tutulduğunda sadece himaye diyebileceğimiz Sadaka-i Sultaniye ve vakıflardan pay alanların sayısı XVI. asrın sonunda 1370 kişidir. 1597 tarihli tapu defterinde Kudüs’ün merkezindeki Müslüman nüfusun 1268 hane ve 76 mücerred olduğu hane sayısının 5 ile çarpımı sonucunda 6370 kişinin yaşadığı tahmin edilebilir32.Bu iki rakam bize Osmanlı Devleti’nden bir şekilde tahsis alanların oranının 1/5 e tekabül ettiğini göstermektedir.
SONUÇ
Yukarıda görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin Kudüs için vakıflar kurması ve buradaki eğitim, fukaranın gözetilmesi ve imar gibi işlerle ilgisi ilhaktan çok önce başlamıştır. Sultan II. Murat doğrudan Kudüs fukarası için tesis etmiş, İsfahanşah Hatun gibi üst düzey devlet bürokrasisine yakın olan bir kadın Kudüs’e kalıcı bir eser bina ettirmiş ve bu mekânın işletilmesi için Anadolu’nun değişik yerlerinden vakıf akarları şart etmiştir. Bu noktasal uygulamanın yanı sıra yine ilhaktan önce kimi köylerin öşür gelirleri de Kudüs için vakfedilmiştir.
İlhak sonrası için ise Osmanlı Devleti Mekke ve Medine gibi Kudüs’ün imarı, korunması sosyal ve idari düzeninin yanında, El-Aksa ve Sahretullah Mescidleri ile Harem-i Şerif’in tamamı için güçlü vakıflar kurmuş, ilaveten Sadaka-i Sultaniye denilen ve her yıl mutat olarak kutsal şehre ulaştırılan paralar göndermiştir. Bu uygulamalar sonunda daha XVI. Asrın ilk yarısında Kudüs her bakımdan tam anlamıyla Osmanlı merkezi idaresinin mutlak himaye ettiği bir şehir halini almıştır. Kurulan bu sağlam sistem sayesinde öncelikli olarak Müslümanlar ekonomik, sosyal ve dini olarak rahat ve huzurlu yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nin mutlak himaye politikası sayesinde diğer din ve farklı mezhep mensupları da ibadetlerini rahatça yapabilmişler ve kutsal mekânlarını koruyabilmişlerdir.
Bu uygulama belki bugün Kudüs ve çevresinde uygulanabilecek en mühim örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Dipnotlar
- Prof. Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi Tarih Bölümü, mustafaguler4308@gmail.com ↩︎
- Konuya dair detaylı bilgi için bkz: Mustafa Güler, Osmanlı Devletinde Haremeyn Vakıfları, İstanbul
2011, s. 199. ↩︎ - Münir Aktepe, Çandarlı İbrahim Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), cilt VIII.
İstanbul 1993, s. 214 ↩︎ - Paşa ve eşi ile alakalı detaylı bilgi için bkz: İsfahanşah Hatun ile alakalı bkz: İsmail Hakkı Uzunçarşılı,
Çandarlı Vezir Ailesi, Ankara 1986, s. 46-55. ↩︎ - http://mirasimiz.org.tr/sayfa/Mescid-i-Aksada-Bulunan-Osmanli-Eserleri/22. ↩︎
- Başbakanlık Osmanlı Arşivi Ali Emiri Tasnifi, II. Murad dönemi belgeleri No:9; Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi (VGMA), Derfter No: 1760, s.1. ↩︎
- Köy için bkz: Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahriri Defterleri (TT), Defter No: 438, s. 801; http://
www.iznikrehber.com/yazarlar-48-iznik%E2%80%99te+bilinmeyen+koyler-recep+bozkurt; Köyün
bugün Elbeyli civarında olduğu sanılmaktadır. ↩︎ - Vedat Turgut, “Germiyanoğlularının Menşei, Vakıfları ve Batı Anadolu’nun Türkleşmesi Meselesi
Üzerine”, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi (The Journal of Social and Cultural Studies), Cilt
III, Sayı 5, Sakarya 2017, s. 41-42. ↩︎ - Ali Emiri II, Murad 9; ↩︎
- Medresenin vakfiyesi için bkz: VGMA; 1760,227-228. ↩︎
- Başbakanlık Osmanlı Arşivi Maliyeden Müdevver Defterler (MAD), 1806, s. 12. ↩︎
- MAD 1806, vr. 12, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (TSMK), 1172, s.14. ↩︎
- Midhat Sertoğlu, “II. Murâd’ın Vasiyetnâmesi”, Vakıflar Dergisi (VD), VIII, (Ankara 1961), 67-69. ↩︎
- TSMA, 1213, vr. 2 ↩︎
- Köyün Coğrafi Konumu için bkz:
https://www.google.com.tr/maps/place/Kay%C4%B1,+%C4%B0stiklal+Mahallesi,+51700+Kay%-
C4%B1+K%C3%B6y%C3%BC%2FBor%2FNi%C4%9Fde/@37.8959118,34.3930762,14z/data=!
4m5!3m4!1s0x14d625f185fc26e5:0x9dbc869aae20dc90!8m2!3d37.90004!4d34.403792?hl=tr ↩︎ - TT, 387, s. 164. ↩︎
- TT 42, s. 24, ↩︎
- TT, 387, s. 164 ↩︎
- MAD, 1806, vr. 8a. ↩︎
- Silahşor, “Fetih Nâme-i Diyar-ı Arab”, (yay. Selahattin Tansel), Tarih Vesikaları Dergisi, Sayı 2,
Ankara 1958, s. 318-319; Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul 2011, s. 246-247 ↩︎ - Silahşor, s.318-319, Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul 2011, s. 247 ↩︎
- Emecen, age, s. 248. ↩︎
- Burada cevaplamamız gerektiren temel soru Osmanlı kroniklerinde ve Arap tarihlerinde bahsi geçmesine, daha da ötesi hem 1517, hem de 1517’den yüzyılın sonuna kadar ki zamanda kurulu çok sayıdaki vakfa rağmen neden günümüze hiç Surre defterinin ulaşmadığıdır. Doktora çalışmalarımız döneminde tespit ettiğimiz XVI. Asrın ikinci yarısının hemen başlarına ait Mühimme kayıtlarında Surre
dağıtımını konu edinen 2 Safer 967/3 Kasım 1559 tarihli belge bu dönemde surre gönderildiğinin
en bariz delilidir. ( Başbakanlık Osmanlı Arşivi Divan-ı Hümayun Mühimme Defterleri (A.DVN.
MHM), 3/1381. Hal böyle iken gerek Topkapı Sarayında gerekse Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki
XVI. Yüzyıl, hatta XV. Yüzyıla ait defterlerden hiç birisi neden günümüze ulaşmamıştır. Kanaatimizce
bu sorunun şimdilik en mantıklı cevabı bugün elimize ulaşan defterlerin kaleme alınma sistematiği
ve muhafaza edilmesinin önceki dönemlerde benimsenmediği olabilir. Belki de özellikle İstanbul’dan
yola çıkarılan surrelerin dağıtımları esnasında yaşanan sıkıntıların merkeze ulaşmasından sonra aynı
içeriğe sahip birden çok kopya defter tutulmaya ve bunlardan en az birisinin Defterhane-i Hümayun’a koyulmaya başlanmış olması olabilir. ↩︎ - Başbakanlı Osmanlı Arşivi Evkaf-i Hümayun Surre Defterleri (EV. HMK SR), 3064. ↩︎
- MAD,1806, s. 5-11. ↩︎
- Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî Yahud Tezkire-i Meşahir-i Osmaniyye, cilt III (Ali Aktan vd) ,
İstanbul 1996, s. 382 ↩︎ - TSMK, 1213,vr. 6b-7b. ↩︎
- TSMK, 1213, vr. 1b. ↩︎
- Bu rakam defterde 36 olarak yazılmıştır. TSMK, 1213, vr.3b. Ancak isimlerin altında bulunanlar
toplandığında meblağ daha yüksek çıkmış ve buna itibar edilmiştir. ↩︎ - İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, Ankara 1988, s. 390. ↩︎
- TSMK, 1172, s.13 ↩︎
- Emine Erdoğan, XVI. Yüzyılda Kudüs Merkez Nahiyesine Nüfus ve Etnik Yapı, Gazi Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1998, s. 94-97. ↩︎
KAYNAKÇA
1. Arşiv Vesikaları
Başbakanlı Osmanlı Arşivi Maliyeden Müdevver Defterler (MAD), 1806, s. 12.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi Ali Emiri Tasnifi, II. Murad Dönemi Belgeleri nu: 9.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi Divan-i Hümayun Mühimme Defterleri (A.DVN.MHM),3/1381.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi Evkaf-i Hümayun Surre Defterleri(EV. HMK SR), 3064.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahriri Defterleri (TT), Defter Nu: 42, 387, 438, s.801
Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (TSMK), 1172, 1213.
Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi (VGMA), Defter nu: 1760, s.1.
2. Telif Eserler
AKTEPE, Münir, Çandarlı İbrahim Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), cilt VIII. İstanbul 1993, s. 213-214
EMECEN, Feridun, Yavuz Sultan Selim, İstanbul 2011.
ERDOĞAN, Emine, XVI. Yüzyılda Kudüs Merkez Nahiyesine Nüfus ve etnik Yapı, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1998.
GÜLER, Mustafa, Osmanlı Devletinde Haremeyn Vakıfları, İstanbul 2011.
Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî Yahud Tezkire-i Meşahir-i Osmaniyye, cilt III ( Ali Aktan Vd) , İstanbul
SERTOĞLU, Midhat, “II. Murâd’ın Vasiyetnâmesi”, Vakıflar Dergisi (VD), VIII,(Ankara 1961), 67-71.
Silahşor, “Fetih Nâme-i Diyar-ı Arab”, (yay. Selahattin Tansel), Tarih Vesikaları Dergisi,Sayı 2, Ankara 1958, s.294-330;
TURGUT, Vedat, “Germiyanoğulları’nın Menşei, Vakıfları ve Batı Anadolu’nun Türkleşmesi Meselesi Üzerine”, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi (The Journal of Social and Cultural Studies), Cilt III, Sayı 5, Sakarya 2017, s. 1-98.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, Ankara 1988.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Çandarlı Vezir Ailesi, Ankara 1986.
3. İnternet Kayıtları
http://mirasimiz.org.tr/sayfa/Mescid-i-Aksada-Bulunan-Osmanli-Eserleri/22.
http://www.iznikrehber.com/yazarlar-48-iznik%E2%80%99te+bilinmeyen+koyler-recep+bozkurt;
https://www.google.com.tr/maps/place/Kay%C4%B1,+%C4%B0stiklal+Mahallesi,+51700+Kay%C4%B1+K%C3%B6y%C3%BC%2FBor%2FNi%C4%9Fde/@37.8959118,34.3930762,14z/data=!4m5!3m4!1s0x14d625f185fc26e5:0x9dbc869aae20dc90!8m2!3d37.90004!4d34.403792?hl=tr
Ekler
Ek 1: İsfahanşah Hatun Vakfiyesi, BOA Ali Emiri II. Murad, No: 9
Ek 2: İsfahanşah Hatun’un İznik’teki Vakıf Hasbeyli Köyü
Ek 3: 1002/1594 tarihli Kudus Surre Defterinde Vakıflar TSMK 1213, vr.1b
Ek 4: Surre’nin Tevziine Dair, TSMK 1213, vr. 4b-5a
Ek 5: XVI. Asırda Sadaka-i Sultaniye Yekunları TSMK, 1172, s.13
